UMUT DOLU BİR YAZ FAALİYETİ RAPORUDUR.

'GÜNEŞE AĞIT'

Tarih        : 9-10 Ağustos 2003

Katılanlar: Telve, Şekerli ve diğer bahaneciler

Yazan      : Telve

Saroz Körfezi imgeleriyle başlayan deniz odaklı tatil hayallerimiz benim yönlendirmem sonucu Ağva'ya kaydı. Cumartesi sabah 6.31 Adapazarı Expresi'nde bayağı ucuz bir rakama vagon kapatarak 8.15 gibi İzmit'e vardım.Burada diğer bahanecilerle buluşup bu defa da arabanın arka üçlüsünü kapatarak, yayılma pozisyonunda Ağva'ya doğru yol almaya başladık.

İstanbul'da doğma aşamasında yakaladığım güneş İzmit'e yaklaştıkça gözden kaybolmaya başlamıştı. İzmit'te alçak bulutlar iyice alçaklaşıp bir de koyu renk almaya başlamıştı ama ben GENCİM ve UMUT dolu hislerle doluyum. Diğer bahaneciler yaşlı ve yorgun ama umutlu onlar da. Şekerli birlikte olmanın keyfini çıkarıyor ve hiç şikayet etmiyor her zaman olduğu gibi. Ağva'ya yaklaşıyoruz. Çiseleyen yağmur, bulutlar, griler... Ama biz umutluyuz, birazdan güneş kesin çıkacak, çıkmak zorunda! Yolculuğu formülize edersek;

Yolculuk= Konfor+müzik+umut+(-yağmur-bulutlar)

Ağva'dayız. Pansiyon arayışları başlıyor. Ortak bir standart belirleyip ortalama bir evde birkaç oda kiralama imkanı buluyoruz.(Burada yaşayan insanların kendi evlerinde kiraladıkları odalar. Halk biraz tutucu olunca ve aynı cins kahvelerden olmadığımızdan ev bulmak biraz zor oluyor.)

Ve tanışma zamanı... Denizle ilgili beklentilerimiz konusunda birbirimizi tanımaya başlıyoruz. Normal şartlar altında yani benimle birebir ilgilenen biri olmadığı koşullarda deniz yüksekliğine x dersek,

Benim beklentim:     0 < x < 1.60 m

Şekerli için        :  2 m < x

İşte ilk ayrılık... Üstelik deniz yatağına da el koyup uzaklaşıyorlar. Bense yürüyerek yükseklik kontrolü yaptığım rota üzerinde hiç sapmadan yüzüyorum. Güneş hala yok ama ben hala GENÇ ve UMUT doluyum. Çıkacak biliyorum (En iyi bildiğim şey hiçbir şey bilmediğimmiş meğer).

Koylarda bir süre dolandıktan sonra halka karışmak üzere Ağva sahiline iniyoruz. Bizimkiler yaşlı ve yorgun ve yüzmüyorlar. Ve ben bütün gençlik enerjimle o soğukta 1 m yüksekliğindeki dalgaların arasına dalıyorum. Bu ne sıcaklık böyle... Gene rotamı belirliyorum ve sahildeki bahanecilerin bana bakıp bakmadıklarını sıkça kontrol ederek aynı hatta iyice yorulana kadar tadını çıkarıyorum ve farkediyorum ki artık kimse bana bakmıyor. Bu durumda denizde daha fazla kalamayacağımı düşünerek dışarı çıkıyorum. Dışarda hayat yok hatta ölüm çok yakın gibi (donarak). Neyseki taze kan genç arkadaşlarım (İstanbul'dan sonradan katılan +2 bahaneci) yetişiyor. Ve gene deniz...

Yemek, alkol, deniz, kum, ayışığı, gevşeklik... Aylaklık... Son hareket gücümüzü eve varmaya ayırıp sonsuz yıldızlı evimize ve uykuya kavuşuyoruz.

Pazar sabah 9.00'a kurduğum telefon sesiyle uyanıyorum. Ama hava aydınlanmamış. Yanlış kurmuş olmalıyım, daha sabah bile olmamış. Perdeyi hafif aralıyorum. Ve acı gerçekler, bulutlar... Ben artık sadece gencim!

Bari gençliğimizi kullanıp havayı boşverip gidip sahilde kahvaltı yapalım diyoruz. Bu arada yaşlı ve yorgun bahaneciler dinlenememiş hala uyuyorlar. Biz yola çıkıyoruz. Kokular önce üst bitiş kotu en yüksek olanı etkiliyor. Sonra kafalar faz farkıyla beynimizi tokatlayan kokulara dönüyor. Mmmm!, ekmek fırını ve kuyruk... Anlıyoruz ki kahvaltıyı evde yapmalıyız. Ve güzel bir kahvaltı yapıyoruz.

Şimdi yediklerimizi yakmalıyız. Bunun için Ağva'da yüzme dışında yapılabilecek ikinci şey olan kayıklara yöneliyoruz. Kaptan mahalinde XY üstünlüğü (kadın-erkek eşitsizliği), ve kaptana talimatlar veren XX'ler... Sonuçta başarılı (devrilmemek en büyük başarı) bir dere turu...

Ve eve dönüş başlıyor.

Sen kaybediyorsun Güneş. Sana tapmayı düşünen beni kaybediyorsun. Bu arada başkalrını mutlu ettiğine eminim. Neyse ben sensiz de eğlendim. Bahaneciler sağolsun...

Şimdi masaya vuran güneşin tadını çıkarayım bari...

 

<== GERİ