YAYLALAR YAYLALAR...

23-24 Nisan 2005

'Ertelenmesin oyunumuz, dönüşmesin hayallerimiz oynanmamış bir oyuna çıkılmamış bir dağa...'(Kafein)

Kiminin arabası vardır, kiminin alüminyum kadrolu hafif bisikleti, kiminin demir gibi ağır demir kadrolu bisikleti (bu benim emektar), kiminin de yaz ayları dışında kullanmadığımı yayla evleri (ev sahiplerimiz)....Elimizdekileri birleştirip çıkılmış patikalara bisikletlerle çıkmayı planlıyoruz.

İstanbul'da ayağımızı asfalttan kesip Bolu yaylalarında toprağa basmak üzere 2 tekerli 4 bisikleti, 4 tekerli 1 arabaya yerleştirerek cumartesi sabah yola koyuluyoruz.

        

Hep karlar altında görmeye alışık olduğumuz yol etrafındaki karlı ağaçların yeşil hali yaylanın durumu hakkında ipuçları veriyor.Yaylaya giden patika yoldaki taze teker izleri de başka konularda ipuçları veriyor. Planımızda köylülerin henüz gelmemiş olduğunu düşündüğümüz yayla evlerinde kalıp etraftaki patikalarda bisiklet kullanmak var. Ama üç boyutlu yayla perspektifinde köy meydanında ateş yakmış köylüler var. Yayla yoluna girerken başlayan köylü hislerim köy sahiplerini görünce direkt yabancılaşıyor başta. Zamanla bize ikram ettikleri çayın sıcaklığı mı yoksa etrafında dumanla birlikte bizim de dönmeye başladığımız ateşin sıcaklığı mı bilinmez ama iyice kaynaşıyoruz. Böylece köy kahvesinde çay içme keyfini köy meydanında yaşayarak bu ihtiyacı gideriyoruz. Kaynaşmışken akşam boş evlerden birinde kalma konusunda da izin koparıyoruz.

Şimdi pedal basma zamanı...

        

'Çamurumdan kaç patikası'                                                               3 bisikletşörler

 

      

1800 m'de karlar arasında....                                                          Arada bisikletleri temizlemek lazım.

Daha önce yürüyerek çıktığımız ve 'bitmeyen virajlar' adını verdiğimiz patikanın adını değiştiriyoruz. Yeni ad, 'çamurumdan kaç' patikası...Önce çamur yerde sonra her yerde...Doğayla bütünleşmek bu olsa gerek. Ben bütünleşip kalmak istiyorum ama bedenim kabul etmiyor ve yorulma sinyalleri veriyor. Artık sadece midemi hissediyorum ve akşama doğru eve dönüyoruz. Soğuk havalı, sıcak sobalı, sucuk kokulu klasik Bolu akşamına ormancı Rıfkı ve arkadaşı da katılıyor (Ormancıları alıp İstanbul'a götürüp odamdan gökyüzünü görmemi engelleyen ne varsa hepsini budamak istiyorum ama bu fikrimi sözlü iletişimde parantez kullanamadığım için açıklamıyorum tabi...) Ben parantez içinde şeyler düşünürken ormancılar gitmeye karar verip bizi kızıla bürünmüş sobayla ve ateşle başbaşa bırakıyorlar. Sabaha kadar ateşe tapıyoruz. Güneş doğana kadar tek kurtarıcımız ateş artık.

Sabah erken kalkıp ormanın horozu oluyoruz. Yağsız acı frenlerimizle yokuş aşağı inerken uyuyan canlıları uyandırıp görevimizi başarıyla tamamlıyoruz ve tekrar evimize dönüp verdiğimiz kalorilerin birkaç katını alıp keyif yapıyoruz. Böylece faaliyet prosedürünü yerine getirip dönüşe ve koşturmaca dolu İstanbul yaşamına deşarj olarak geri adım atıyoruz. (Telve)

           

 

<== GERİ